sosyomat.com

  1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

zifiri denemeler

blog'a geri dön

51 yorum var - 28 Eylül 2008 15:56

ELMAS

Bir cumartesi akşamı;
Saat 20:45

Adam sevgilisine romantik bir akşam yemeğinde, içilen bir kaç kadeh pahalı şarabın ardından, kendisi için aldığı pırlanta taşlı yüzüğü hediye ediyor. Kadının gözleri belkide pırlanta taştan daha fazla parlıyor. Fal taşı gibi açılıyor. Sevinç çığlıklarını bastırmakta güçlük çekiyor. Çok seviniyor besbelli. Adam kendinden emin, hediyesinin yarattığı etkiyle sırıtmakta. Bu sadece bir başlangıç. Daha ne pırlanta yüzükler, gerdanlar alacak sevgisinin göstergesi olarak. Kadın da mutlu. Sevdiği adam sevgisini göstermenin üst sınırını aşmıştır. Bundan sonrası çok güzel olacaktır. Mutlulukları daim olacaktır. Bir yuva kurulacaktır. Bir ömür beraber, mutlu ve refah içerisinde yaşayıp gideceklerdir. Tıpkı masallardaki gibi. Belkide masallardan bile iyi.

Aynı gün daha önce:
Saat 15:30

Adam bir kaç saatlik arama sürecinin sonunda istediğine kavuşur. Girdiği üçüncü dükkanda bulur aradığı pırlanta taşlı yüzüğü. Tam istediği gibi. Göz alıcı hatta göz çıkarıcı büyüklükte. Fiyatı ondan da büyük. Tam kendi klasına yaraşır bir hediye. Onun gibi başarılı erkeklerin kadınlarına layık görecekleri türden. İnsanlar yüzüğü kadınının parmağında gördüklerinde hissedecekler bu ilişkinin kalitesini. Kadınını sevdiğini bilecekler. Gıpte edecekler aşklarının büyüklüğüne. Taktir edecekler. Kadını ise anlayacak ona ne kadar değer verdiğini. Ve tabii kendisinin ne kadar doğru bir karar verdiğini. Gücü kudreti yerinde bir erkek tarafından seçildiğini. Tatmin olmuş bir ruh halinde ayrılır kuyumcu dükkanından. Cebinde kadınına aldığı hediye. Bir aşkın olabilecek en güzel ifade şeklini sergilemeye hazır. Kendinden emin.

Çok daha once:
Saat 06:15

Afrikada bir yerlerde, aslında ücra bilinmeyen bir yerde. Annesi uyandırdı küçük siyah çocuğu. Alabildiğine yorgun. Alabildiğine solgun. Derisinin siyahı solmuş. Gözlerinin ışığı sönmüş. Çabuk bir kahvaltı. Bir kase pilav. Dahası yok. Fakir yer sofrası başına oturulan. Dört kardeş birde büyük anne ile paylaşılan. Babası çok once düşmüş. Aileyi korumak bu küçük çocuğa düşmüş. Son lokmayı ağzına götürürken duyulur o metalik homurtu. Korkutucu.. onu çağıran. Ne yani. Bugün diğer günlerden farklı mı sandın. Geldim işte yine. Seni alıp götürmeye. Anne hazırlar küçük siyah çocuğu. Siyahı solmuş küçük Afrikalı çocuğu. Yolcu eder evin kapısından. Köyün meydanında toplaşırlar. 12 yaş civarı bütün çocuklar. Anneleri yolcu eder. Metalik homurtuya teslim eder. Kucağında yirmi kadar çocuk, hareket eder metal dev. Hizmetkarı olduğu kör kuyuya yetiştirmesi gerekir hepsini. Yarım saat geçmeden varırlar kuyuya. Kocaman ağzını açmış bekliyor. Çiğnemeye hazır dişleri bem beyaz. Yürüyor afrikalı küçük siyah çocuk. Derisinin siyahı solmuş küçük çocuk. Gözlerinin ışığı sönmüş. Adımları zayıf ama tereddütsüz. Korkusunu yenmiş. Geride bırakmış. Yaklaşıyor kör kuyuya. Beyaz dişli, karanlık, zifiri karanlık kuyuya. Kuyu hazır. Memnun. Ama tatminsiz. Sonu olmayan ihtirası var. Hergün bir öncekinden aç. Yutuyor afrikalı siyah çocuğu. Siyahı solmuş küçük çocuğu. Hergün yeniden. Bıkmadan. Usanmada. Çiğniyor beyazı parlak dişleriyle.
Öğütüyor. Sonra tükürüyor. Bir sonraki gün yine gelsin diye. Bu hep böyle.

Beyaz dişler çıkarıyor bu küçük afrikalı çocuklar. Beyaz tenli, medeni, zengin, avrupalı sahipleri adına. Kanları terleriyle, karınları sırtlarıyla, umutları korkularıyla birleşmiş. Kör kuyuda geçer bütün günleri. Üç sent beş sent elde edebilmek için. Kuyunun yuttuğu, kuyunun düşürdüğü babalarının yerine ailelerini geçindirebilmek için. Ama hepsinden önemlisi… dünyanın hiç bilmedikleri bir köşesinde, hiç tanımadıkları refahı yakalamış, hemde sıkı sıkıya yakalamış kudretli adamların, güzellikleri ile göz kamaştıran, ince parmaklı ince ruhlu kadınlarına beyaz diş pırlanta taşlı yüzükler hediye edebilmeleri için. Sevgilerini kadınlarına, tanıdıklarına, tanımadıklarına, özellikle tanımadıklarına tüm ihtişamıyla gösterebilmeleri için. Anlaşıldığı kadarıyla, aslında herşey sevgi için aşk için…

eeda  28 Eylül 2008 16:25  

anlaşıldıkça karmaşıklaşan yaşamın
tenhalığını sorgulardık
kendimizi kapattığımız açmazlarda
intiharlar maviliğini salardı bileklerimize
kaçınılmaz sanırdık
oysa derinlikler vardı ufkumuzda
çıkışlar vardı
boğulurken sığlığın anaforlarında

jjokerr  28 Eylül 2008 17:02  

kimdik kendimizi kendimizle aldattığımız geceler,dizeler almasa da suskunluğumuzu ayrı avuçlarda yeşerirdi gerçek mervsimlere taşınırdı yarım öyküler bir umut çoğalırdı herşey tükenirken saydam bir soluk gibi alıp verdiğimiz

simmssiyah  28 Eylül 2008 17:05  

birde sakıncalı yanımız vardı sakınırdık kendımızı kendımızden
sakınırlardı herkesı bızden muhbirlik vardı ihanet vardı
sorguladıgımız ve sorgulandıgımız geceler
serserice güncemize düşerdi

jjokerr  28 Eylül 2008 17:07  

şizofren kuyularda yitirmiştik gözlerimizi
bakamazdık yılları aralayıp anılara... kördük...
kuşatılmıştık...
uçurtmalar değin özgürdük

simmssiyah  28 Eylül 2008 17:07  

gitmeliyiz derdik demirlerimizin pas tuttuğu limandan
gitmeliyim,gitmelisin

jjokerr  28 Eylül 2008 17:09  

gitmeli...

simmssiyah  28 Eylül 2008 17:09  

ve gittik..

jjokerr  28 Eylül 2008 17:10  

kapattığımız kapıların ardında kendimizi bıraktık

simmssiyah  28 Eylül 2008 17:10  

kendimizi bulduk açtığımız kapılarda

jjokerr  28 Eylül 2008 17:10  

sadece yüzler eskidi albümlerde

simmssiyah  28 Eylül 2008 17:11  

biz aslında kendimize sürgündük

jjokerr  28 Eylül 2008 17:11  

onaralım demiyorum yaşamın kırık dökük yanlarını

jjokerr  28 Eylül 2008 17:12  

ozaman kafasına kafasına vurmak lazım hayatın

Miroeny  28 Eylül 2008 17:13  

yaratalım yeniden
geç kalmış değiliz :)

jjokerr  28 Eylül 2008 17:13  

hatta erken

simmssiyah  28 Eylül 2008 17:13  

tekrar bozacaksak ne anlamı var

Miroeny  28 Eylül 2008 17:14  

irkilirken kasıklarımızda doğum sancısı

jjokerr  28 Eylül 2008 17:14  

doğuralım kendimizi kendimizden...!

simmssiyah  28 Eylül 2008 17:14  

yatağın kenarında bekler kocası

Miroeny  28 Eylül 2008 17:15  

bir kişi bile anlıyorsa seni..
vakit çok erken gitmek için..
bir sevgi değilmidir bin kötülüğü katleden..
geç kalmış sayılmayız..
yeter ki isteyelim gönülden..

zifirikaranlik  28 Eylül 2008 17:16  

bin anlayışsız anlamıyorsa
bin kişi çarmaha germek için
sıraya girmiş bekliyorsa
bin kötülük esnetmezmi
en zalim hali ile
geç kalmak için yetişilecek
bir vasıta lazım ne kadar
gönülden istesende

Miroeny  28 Eylül 2008 17:22  

bin kişi çarmıha gerse..
bin defa çarmıha gerse..
çarmıhta can verenin yerini..
en az bir kişi doldurur..
dünyanın hala ayakta olmasına neden budur..

zifirikaranlik  28 Eylül 2008 17:32  

ya da
bin kişi menfi olmuş
bin kişi nemalanmış
isa bile uçduğu krallıkda
giyotinde ki şizofrenlere düşman olmuş
dünya da köleliğin olmasına neden budur...

Miroeny  28 Eylül 2008 17:39  

kölelerin başkaldırışıda bundandır..
köleler boyun eydiği gün..
sonumuzun geldiği gündür..
çağrım köleleredir..
vazgeçmeyi reddedenleredir..

zifirikaranlik  28 Eylül 2008 17:53  

aşkın karanlık yüzü! :)

BehindBlue  28 Eylül 2008 21:30  

Küçük küçük köleler yaratmıştım senden
Aşk taşıyorlardı kalbime uzaklardan
Oraya dev piramitler inşa ettirecektim
Belki de yüzyıllar sonrasına taşımaktı amacım seni,
Güneşin her doğuşu sensiz
Ve her batışında bensiz
Sadece bir güzellik olacaktı sakin ve sessiz..
Olmadı. Beceremedim, şimdi içimde yarattığım
O kölelerim ayaklanıyorlar aşkım
Kalbim cayır cayır yanıyor
Kalbimde veryansın bir talan
Yağmalanıyorum aşkım;
Haydi gülüm gel hemen, geç kalma sen de
Tamamı ile küle dönmeden
Alabileceğin ne varsa gel al kalbimden.
----------------------------------------------

Köle hep bir borcunu ödemek zorundadır,
Özgürlüğü hiç tatmayan biri özgürlüğü nasıl tarif eder?

xcoco  28 Eylül 2008 23:50  

zamanın efendisi:"para"...
insanlığı unutturan,kalpleri katılaştıran;para...,
..
alacağın ne varsa kendine,
al hepsini ve tatmin et o büyük kalbini;
küçük aklının kibirden büyüttüğü kalbini...
...

karanlktangeldim  29 Eylül 2008 00:04  

birgün hep dışarı baktığın camdan degil ,hep dışarı baktığın cama bak...!

xcoco  29 Eylül 2008 00:19  

özgürlüğü tatmayan biri tarif edemez özgürlüğü..
ama tatmaya gerek var mı iliklerinde hissetmek..
damardan istemek için..

zifirikaranlik  29 Eylül 2008 02:24  

Ruhum senin iken fazla bu beden,
Almasan ne olur,alsan ne olur...
Aşkına köleyi gönül hapsinden
Salmasan ne olur,salsan ne olur...........................

xcoco  29 Eylül 2008 02:41  

Shine on you crazy diamond... (Parılda çılgın elmas…)

Come on you boy child, you winner and loser, come on you miner for truth and delusion, and shine…
(Gel buraya küçük çocuk, sen kazanan ve kaybeden, haydi madenci, doğruluk ve düşler için; parılda…)

ImagePink Floyd, bu muhteşem şarkısında, elbetteki kanlı elmasları çıkarmak için hayatlarını feda eden küçük çocuklardan bahsetmiyordu. Büyüdükçe varlığını unuttuğumuz içimizdeki o saf çocuğa, içimizdeki sonsuzluğaydı çağrısı… Ancak Afrika’daki bazı çocuklar büyümeye bile fırsat bulamıyor, daha çocukken çocuklukları, insanlıkları, özgürlükleri yaşam hakları ellerinden alınıyor.

Pırıltılar… Keşke sadece doğruluk ve düşler için parıldayabilseydi elmaslar da… Aslında madenlerden bulunup çıkarılışından, satılıp gerdanları süslediği tüm macera boyunca ‘düşler’ için parıldadığı da bir gerçek. Peki, ama hangi düşler onlar? Madenlerdeki işçiler için yaşamak için nefes alabilmek için tek yol, aradaki kaçakçılar ve satıcılar için daha çok para ve güç, silah tacirleri için kara para aklama ve pazar genişletme yöntemi, iç savaş direnişçileri için daha çok silah, genç kızlar için mutlu bir yuvaya ilk adım…

Marilyn Monroe'nun 1953 yılında çekilen "Gentlemen Prefer Blondes" filminde söylediği şarkıda olduğu gibi; kadınların en iyi arkadaşı mı pırlanta? Gerçekten öyle düşünüyorsanız eğer, Sierra Leone ve Güney Afrika’daki madenler hakkında biraz bilgi edindikten sonra bir kere daha düşünün derim. Acaba hala aynı fikirde olacak mısınız?

Birinci dünya ülkelerinin zarafet süsü, Afrika’da ise zulüm kaynağı… Avrupa’da seçkin müşterilere hizmet eden mücevher mağazalarının vitrinlerini süsleyen elmaslar, Afrika’da bitip tükenmek bilmeyen kirli savaşların başlıca finansman kaynağını oluşturuyor. Yüz binler bu uğurda can veriyor. Siyah insanlar, birbirlerini acımasızca öldürüyorlar. Ve daha acısı ölen ve öldüren bu insanların, hayatlarında hiç elmas görmemiş olması.

Yeraltı kaynakları bakımından oldukça zengin olan Afrika, neden yüzyıllarca sömürgecilerin egemenliğinde kaldı? İnsanları neden açlık sefalet ve hastalıkla boğuşuyor hala? Gelin ilk olarak Afrika’nın batısında yer alan Sierra Leone’a bir göz atalım.

Sierra Leone

Sierra Leone Cumhuriyeti ya da kısaca Sierra Leone... Komşu ülke Liberya gibi, o da azat edilmiş Afrikalı köleler tarafından kuruldu. İngiliz himayesinden (aslında sömürgeciliğinden!) sonra 1961'de bağımsız hale geldi. Ancak ülke 1990'lardan 2002'ye kadar yıkıcı bir iç savaş dönemi geçirdi.

Elmas madenleri bakımından oldukça zengin olmasına rağmen batılı sömürgecilerin kışkırttığı ve göz yumduğu iç savaş sonucunda bir hayli fakirleşen Sierra Leone’da, iç savaş sırasında çocuklar, isyancılar tarafından zorla asker yapıldı. Asker olmayı kabul etmeyen binlerce çocuk ve gencin elleri, ayakları kesildi. Bugün ülkede binlerce elsiz ve ayaksız sakat insan yaşamakta.

Peki ama ihracatının %85'i elmas olan bir ülke, nasıl olur da dünyanın en fakir ülkesi olur?

Sierra Leone'dan bol miktarda elmas çıkıyor. Oysa kişi başına düşen 568 $ geliri ile Dünya sıralamasında 219 ülke içinde 215. sırada yer alıyor.

Peki ya elmaslar nerede ve kimin? Madenlerin küçük bir kısmı devletin, büyük bir kısmını ise RUF (Revolutionary United Front) militanları işletiyor. Büyük elmas firmaları ise devletten değil, RUF militanlarından Çatışma Elmaslarını, kanlı elmasları alıyorlar ve dünyaya pazarlıyorlar.

RUF militanları aslında güzel gibi gözüken bir söylemle ortaya çıktılar: Bizim ülkemizde bu kadar servet var ama biz neden bu kadar fakiriz? Ancak bu, işin sadece slogan kısmı olarak kalıyordu ne yazık ki ve kendi halkının zalimleri olarak boy gösteriyorlardı.

Tabi ki tahmin edileceği üzere RUF militanları madenlerde kendileri çalışmıyor. Çoğu çocuklardan oluşan yerli esirleri kullanıyorlar bu iş için. On-on iki yaşlarındaki çocuklar, zor kullanılarak RUF militanı olmaya zorlanıyor, karşı çıkanların ise elleri ve ayakları kesiliyor. Kendilerine kattıklarının ise beyinleri yıkanıyor. Bu çocukların kollarında açtıkları kesiklere, savaş yaralarına kokain basıp, alkol verip, farklı uyarıcılar enjekte ederek birer ölüm makinesine dönüştürüyorlar.

Kanlı elmaslar nasıl legal kimlik kazanıyor?

ImageSierra Leone’dan çıkarılan çatışma elmasları, önce komşusu Liberya ve diğer Afrika ülkelerine kaçırılıyor. Daha sonra da kaçak sokuldukları ülkelerin madenlerinden çıkarılmış gibi gösterilerek Belçika’ya ve İngiltere’ye gönderiliyor. Belçika’daki Antwerp kentinin dünya elmas merkezi pozisyonunu güçlendirmeyi amaçlayan Elmas Yüksek Konseyi adlı örgüt, gayri meşru elmas ticaretine göz yumuyor.

Örneğin, Liberya’nın ortalama yıllık elmas rekoltesi 100–150 bin karat olmasına rağmen, 1994–98 yılları arasında bu ülkeden Belçika’ya giren elmas miktarı, tam 31 milyon karat!

Benzer bir biçimde, askeri darbeyle sarsılan Fildişi Sahili’nden Belçika’ya yönelik elmas ihracatı, 1995–97 arasında, yılda 1,5 milyon karat olarak görünüyor. Oysa bu ülkedeki elmas madenleri, 1980’lerin ortalarında kapatılmış bulunuyor!..

En sonunda dünya bu katliama dur diyor!

Bölgede yaşananların kamuoyuna sızmasıyla başlayan tepkilerden sonra nihayet Birleşmiş Milletler olaya el koydu. Batı Afrika Birliği’nin, BM gözetiminde Nijeryalı askerleri bölgeye yollayıp duruma hâkim olmasıyla, RUF militanları yakalanıp, gruba zorla katılanları affedildi. Artık bölgede belirli bir gerginlik ortamı yok, ama savaşın acıları hala hissediliyor.

Bu ülkenin bir diğer özelliği de dünyanın en genç nüfusa sahip ülkesi olması. Çünkü ortalama yaşam süresi kırk yıl. Çocukların çoğu beş yaşını görmeden ölüyor.

1998’den itibaren Uluslararası Af Örgütü ve Küresel Tanıklık (GW) kuruluşları, kamuoyuna savaş elmaslarının uluslararası ticaretini protesto etme çağrısı yaptı. Müşteriler, mücevher satıcılarına elmasların nereden temin ettiklerini sorarak kanlı mı yoksa temiz elmas mı aldıkları öğrenebileceklerdi. İşte tüm dünya elmaslarına kimlik kartı görevi görecek olan sertifika sistemi Kimberley Mevzuatı sayesinde oluştu.

ImageSavaş elmasları ticaretinin zararlarını gözler önüne seren uluslararası bir kampanyanın ardından, 2003 yılında Kimberley Mevzuatı denilen bir uluslararası sertifikalandırma projesi devreye sokuldu. Buna göre, taraf olan tüm ülkelerde, işlenmemiş elmasların nakliyatında, bu elmasların savaş bölgelerinden gelmediğini garanti eden bir sertifika bulundurulacaktı. Buna ek olarak, seçkin satıcılar dâhil tüm elmas endüstrisi, elmasların satış aşamasına kadar hangi yolları geçtiğini belirten gönüllü bir garantileme sistemi üzerinde anlaştı.

Böylece yasal yollardan satın alındığı ve savaşları finanse etmediği kanıtlanan elmaslara sertifikalar verilmeye başlandı. Bu süreç sayesinde, en azından prensipte, mücevhercilerde satılan pırlantaların hepsi sertifikalı ve temiz elmas oldu.

Ancak tüm bunlar, kanlı elmas toplanması aşamasında yaşananları değiştirmiyor. Güney Afrika’da çektiği ve BBC’de yayınlanan belgesel, çalışma koşullarıyla ilgili detaylı bilgi veriyor: Ünlü bir markanın Kleinzee’deki (G.Afrika) madeninde iki–üç bin kişi çalışıyor. Kadın ve erkek işçiler, evli olsalar bile farklı kamplarda kalıyor. İşçilerin eşleri ve sevgilileri için birkaç dakikalık görüşme zamanı ayrılmış. Halen elmas madenlerinde çalışanlar dizlerine, bazen boyunlarına kadar çamurlu sulara batıp kum ve toprak topluyor. Bu topraklar ileri teknoloji makinelerde ayıklanıyor ve elmaslar bulunuyor.

İç savaş bölgelerinden gelen taşların kara listeye alınması için süren uluslararası çabalara rağmen, küresel elmas ticareti, Fildişi Sahili ve Liberya gibi ülkeleri halen kana bulamaya devam ediyor.

zifirikaranlik  29 Eylül 2008 04:55  

« Dur… » diyen yok
Batan özgürlüklerin
Ucundan tutarak…
İnsan yutan
Sığınaklarda…

ancalime  29 Eylül 2008 07:04  

kan elmasları bu oyunun sadece bir yanı, hayatın içine muhatap olunan her anın içinde kan var. belki pırlanta kısmen gereksizliği yüzünden kanın kendisini de iyice bir tiksinti haline getiriyor ama kan her yerde; giydiğin ayakkabıda, dişlediğin köfte ekmekte, seni seven insanda, onları değil seni seviyorum dediğimiz anda, düşünmeyi kesip gözleri kapadığımız her anda kan; günah keçisi aramak bile kanın huyudur.

Nikolay Stavrogin  29 Eylül 2008 08:50  

hakikat..
ewren bunun üzerine kurulu..
kan..
savaş..
ve yine kan..

zifirikaranlik  29 Eylül 2008 13:03  

içimizde var ettiğimiz acının elbet bir kaynağı var.hastalıkların olduğu gibi.aşkların olduğu gibi. birinin birinden gitmesi, vaz geçmesi ne kadar etkiler ki insanı o siyah derili minik bedenlerin olduğu yer acının vahşetinin kaynağı.karısına tek taş alan adam tek taşın 3 katı kadar yardımda yapmıştır oraya yada başka bir kuruma muhtemelen ama bunlar neyi çözer ki!
7/24 aç olan komşumuza 1 öğün vermek neyi değiştirir..
evimizde pişen yemeğimi sorgulayalım o insanları o hale getiren düzenimi, coğrafyasından dolayı tanrıyımı?
neyi kimi...
sorgulamanın sonu yok
çözümde yok
yardım edilir ama sonuç alınacak gibi değil..
önce kendi ülkemizde daha hafif şiddetli acınası durumlar var onlara bakın çözebiliyomuyuz keşke her sorun hal olsa ve bitse..
birilerinin emeği, üzüntüsü, çilesi diğerine kazanç mutluluk sağlamasa
eşitlik olması da iktisat taki kanunlardan birinin olumsuz sonucudur eşitlik zamanla yerini eşitsizliğe bırakır...
dostum muammalı konular ve çok can yakıcı
30 gün ibadet ediliyor oruç akşam tıka basa yediğimiz halde allah açlıkla terbiye etmesin diyoruz ...
adamlar doğuştan aç...
napalım nasıl çözelim?

genuflect  03 Ekim 2008 08:36  

herşey önce önemsemekle başlar.. önce duyarlı olmalı, dünyayı algılamalı ve önemsemeliyiz.. hepimiz aynı çözüm yolunu sunmayacağız belki.. ama neyin yanlış olduğunda anlaşabilmemiz bile iyi bir başlangıç kanımca..

zifirikaranlik  04 Ekim 2008 01:20  

gitmeli..gitmel..

rite  04 Ekim 2008 22:11  

gidecek yeri olanlar önden buyursun :))

başka yeri olmayanlar düşün arkama :pp

zifirikaranlik  05 Ekim 2008 02:04  

birde bu var işte..kızlar konuşmaya başlayınca çocukları ne kadar sevdiklerini anlatır..aç ,fakir ,işçi çocuklara ne kadar üzüldüklerini anlatırlar ama bu elmas yada diğer değerli metal ve madenlerin nasıl çıkarıldığı ayda bir bütün tv lerde gösterilir..o çocukların çamurlu yollarda başlarında sepetlerle çekilmiş fotolarını birbrilerine gönderirler ama bir "tek taş" için hepsini unuturlar bir anda..
kızım o elindeki sadece dünyada az blunduğu için kıymetli bir taş yoksa başka bok değil diyemezsin de..ne yenir ,ne içilir ne başka bir işine yarar..

omer usta  12 Temmuz 2009 16:11  

yürü be ömer usta.. kim tutar seni :))

zifirikaranlik  28 Temmuz 2009 12:32  

sarmal kurgu güzel olmuş, hikaye de güzel... tebrikler... hele yorumunda Pink Floyd'un en baba parçalarından birinden de bahsetmen takdire şayan bir hareket :)

Weequay  04 Ağustos 2009 01:17  

kanka sen bu işten anladığına eminmisin.. :))
sabah matbaaya gidiyorum bak sermayem piç olmasın.. sana güvenip atılıyorum basma işine..

:)

zifirikaranlik  04 Ağustos 2009 01:34  

the person you have called........... :P

Weequay  04 Ağustos 2009 01:50  

waayyy weee :))

zifirikaranlik  19 Ağustos 2009 10:59  

bu tarafini düsünmemistim hic ((

yalnizMelek  04 Eylül 2009 17:44  

çok güzel bir hikaye.. aslında bunu daha önce duymuştum ama gece vakti tekrar okuyunca irkildim. Ama yalnız afrika da değil yaşanan bu gerçekle rüya arası hikayeler. Kapitalizmin vahşi çarkları arasında ezilen tüm insanların hikayeleri buna benziyor nedense.. zengin daha bir zengin oluyor sömererek ve zengin sömürdüğünü patetes olarak, bulgur olarak fakirleştirdiğine vererek alıyor o değerli madenleri tekrar. ve kapitalzmin ezdiği bu insanlar ezikliğin verdiği doyumsuz sevinçle evine koşuyor kimbilir kara çocuğuna bir sıcak tencere patetes yemeğini verebilmek için, karşılığında geleceğini sattığı oyu vererek..

kelebeklerozgurdur33  15 Ekim 2009 01:19  

emekçi ömründe sahibi olduğu dakikaları iş verene satar ve geçimini sağlar.. ancak sattığı dakikalar şimdiye aittir.. geleceğini satan insan artık köledir.. daha kötüsü bir hiçtir..

zifirikaranlik  15 Ekim 2009 01:32  
bu yazıya puanı basanlar:

pilli projeleri: pilli.com: kollektif bağımsız içerik | sosyomat.com: arkadaşını etiketle | put.io: online cloud storage